Hazret-i İmam Ali, Hz. Muhammed’in amcası Ebu Talib’in oğludur. Annesi Kureyş’ten Fatıma binti Esed, dedesi Abdülmutallib’tir. Künyesi Eb’ül Hasan ve Ebu Türabtır (toprağın babası). Lâkabı Murteza ve Haydar; ünvanı Emiru’l-Müminin’dir. Ayrıca Allah’ın Arslanı ünvanıyla da anılır.
Hazreti Ali, Hicretten 23 yıl önce Recep ayının 13. günü yani Milâdi takvime göre 21 Mart 599’da Mekke’de Kabe hareminde doğdu. 24. 01. 661 tarihinde ise, Abdurrahman İbni Mülcem adlı bir Harici tarafından zehirli bir kılıçla şehit edilmiştir. Kabrinin Necef’de olduğu sanılıyor.
Hazret-i Ali, küçük yaşından beri Resulallah’ın yanında büyüdü. On yaşında iken İslam’ı kabul ettiği bilinmektedir. Hz. Hatice’den sonra ilk Müslümanlığı kabul eden o olmuştur.
Hz. Ali, İslam Peygamberi Hz. Muhammed’in yanında büyümüş ve eğitimini önemli ölçüde ondan almıştır. Hz. Hatice’den sonra İslamiyet’i ilk kabul eden kişidir. Ayrıca Hz. Muhammed’in kızı Hz. Fatıma ile evlenmesi vasıtası ile onun damadıdır, Hz. Muhammed’in “Ehl-i Beyt’im” yani ailem dediği kişilerden biridir. Hz. Fatıma’dan doğan çocukları vasıtası ile Peygamber soyunun sürdürücüsüdür.
Hazret-i Ali, Hz. Muhammed tarafından veli ve vasi tayin edilmiş olmasına rağmen, ancak dördüncü halife olarak hilafete gelebilmiştir. Hz. Ali’ye ve özellikle Peygamber soyuna, yani Ehl-i Beyt’e karşı olan kimseler, Peygamber’in Hakk’a yürümesinin ardından gayri adil bir seçimle Ebu Bekir’i hilafetin başına getirdiler.
Hz. Ali, yüzde yüz haklı olmasına rağmen, Müslüman kanı dökülmemesi için hiçbir müdahalede bulunmamıştır. Ancak, İslam âleminin çoğunluğunun katılımıyla ve adil bir seçimle dördüncü halife olarak Halife seçildi ve 4 yıl, 9 ay hilafetin başında kaldı.
HAZRET-İ ALİ’NİN LAKAPLARI VE ÖZELLİKLERİ
Keremallahü Veche: Hz. Ali, İslam olmadan önce veya daha sonra hiç puta tapmamıştır. Bundan dolayıdır ki O’nun adı anılırken “Keremallahü Veche veya K.V.” denir.
Eb’ül Hasan veya Eb’ül Hüseyin: Araplar arasında adet olmuş bir gelenek vardı. Bir kimseye çocuklarının ismi ile hitap edilirdi. Bundan dolayıdır ki, Hz. Ali Efendimize de “Eb’ül Hasan ve Eb’ül Hüseyin” diye hitap edilirdi.
Eb’ül Türab: Hz. Peygamber Efendimiz, Hz. Ali’ye hitapta bulunarak kendisine “Ebû Türâb” demiştir. Ebu Türab, “toprağın babası” anlamına gelir. Ayrıca mütevazilik, her türlü bencillik ve kibirlikten uzak olmak. Ayrıca alçak gönüllülük anlamında kullanılan bir deyimdir. Bilindiği gibi, tüm canlılar topraktan yaratılmıştır. Hava, su, ateş ve toprak, hayatın olmazsa olmaz dört ana maddesidir. Yine toprak, cömertliğin de simgesidir.
Haydar veya Haydar-ı Kerrar: Döne döne ve tekrar saldıran, veya dönerek yılmadan saldıran yiğit anlamında telaffuz edilir. Hz. Ali’nin Haydar lâkabı, Alevi-Bektaşi inancında çok kullanılan bir simge haline gelmiştir. Hatta, yeni doğan çocukları Ali Haydar, Haydar gibi isimler konulmaktadır.
Tanrı’ın Aslanı: Hz. Ali’ye Kahramanlığı ve çok cesur olmasından dolayı ona verilen isimlerden Aslan, Allahın Aslanı, Haydar, Kerrâr veya Haydar’ı Kerrâr deyimlerini bir arada değerlendirelim. Haydar, Kerrâr veya Ebu Kerrâr kavramları yiğitliği, kararlılığı, gözüpekliği simgelerler.
Hz. Ali’nin halk arasında kabul gören ve telaffuz edilen diğer bir ismi de Allahın Aslanıdır. Hz. Ali’nin yiğitliğini formüle eden bu imge, onun bir aslan ile olan görüntüsüdür.
Hz. Ali ve Tanrı’nın Aslanı, kavramı: Hz. Muhammed’in 621 yılında Mirac’a giderken yolda gördüğü ve karşılaştığı bir aslanla olan bağıdır.
Hz. Muhammed’in Mirac’da karşılaştığı bir aslanın ağzına yüzüğünü vermesi ve bu yüzüğün Kırklar Ceminde, Hz. Ali tarafından ağzından çıkarılarak Hz. Muhammed’e tekrar iade edilmesi, Alevi inancında, Hz. Ali ve Aslan kavramlarını bütünleştirir. Bu yüzden de Hz. Ali’nin diğer çok bilinen ismi ise Allahın Aslanı (Esedullah) oluşudur.
Şiriyezdan: Hz. Ali’nin diğer bir ismi de Şiriyezdan’dır ve Allah’ın arslanı anlamında kullanılır.
Şah-ı Merdan: Hz. Ali’nin diğer bir ismi ise Şahı Merdan’dır. Bu isim de yiğitler yiğidi, bilgeler bilgesi Hz. Ali anlamında kullanılır. Bu sözü yiğitlerin en Şahı ve Şahların en yiğidi olarak da kabul etmek mümkündür. Ama asıl anlamı “özünü fakir gören” , mütevazi yiğitler yiğididir. Başka bir deyimle kuvvetine ve kudretine güvenip benlik getirmeyen, sürekli tevazuda bulunan yiğitler yiğidi olarak algılamamız gerekir. Bütün bu kavramlar Şahı Merdan Hz. Ali isminde bütünleşirler.
Şah-ı Velayet veya Evliyalar Şahı: Adem Peygamber ile başlayan nübüvvet devri, Hazret-i Peygamber’in Hakk’a yürümesi ile birlikte sona ermiş, onun yerine velayet devri başlamıştır. Velayetin başı ise Hz. Ali’dir. İşte bundan dolayıdır ki kendisine “Şah-ı Velayet” denilmiştir. Velayet makamının temsilcileri, veliler ve evliyalardır. Tüm velilerin ve evliyanın başı da Hz. Ali olduğu için, kendisine “Evliyalar Şah-ı” veya “Pirlerin Şahı” da denilmektedir.
Evliyalar Şah-ı ve Murteza: Bu iki ismi birlikte değerlendirdiğimizde, onun Hakk’a tam teslim olmuş, hikmetine akıl sır erdirilemeyen kimse olduğunu görürüz.
Turnalar Şahı: Hz. Ali’nin diğer bir ismi de Turnalar Şah’ı Ali’dir. Hz. Ali’nin sesinin yani avazının çok güzel olduğu ve kulağa hoş geldiği anlamında, çok sonraları onun hakkında telaffuz edilmiştir. Turnanın sesinin çok güzel olduğuna inanılarak Hz. Ali ile Turna bir araya getirilmiştir.
Turnalar Şahı demek, Turna gibi yüksek avazla Ehl-i Beyt figanını paylaşanların Şahı anlamında söylenmektedir. “Turnalar Ali’yi görmediniz mi?” diyerek, turnalardan Ali, sorulmaktadır. Hazret-i Ali’nin isimlerini saymakla bitiremeyiz. Burada örnek olarak verilen isimlerin dışında yüzlerce isim verebiliriz: “Bin bir adı var bir adı Hızır. Her nerede çağırılsa orada hazır” sözleri, çok yerinde söylenmiş benzetmelerdendir.
Zülfikâr ile Düldül: Hazret-i Ali’nin en çok bilinen özelliği yiğitliği, özverisi ve yılmadan her tehlikede öne çıkmasıdır. O’nun bu özelliği ile birlikte Zülfikâr ve Düldül de ön plana çıkmaktadır. Hz. Ali, Uhud Savaşında Hz. Muhammed tarafından kendisine hediye edilen çift ağızlı Zülfikâr adlı kılıç ile bütünleşmiş bir simgedir. Hz. Ali, Düldül ve Zülfikâr ile birlikte temsil edilir.
Hazret-i Ali ve Zülfikâr; Alevi toplumunun yüreğinin en derin yerine yerleşmiştir.
Aleviler yüzyıllar boyunca Hz.Ali ismini çağrıştıran şu isimleri çokça kullanmışlar, bu duygu ile sadece Ali ismi değil, onu başka şekilde çağrıştıran Türabi, Mürteza, Haydar, Bin Ali, Ali Ekber, Ali Haydar, Ali Can ve daha nice isimleri çocuklarına takarak ona olan bağlılıklarını göstermişlerdir.
Alevilik ve Bektaşilikte hiçbir isim ve kavram yoktur ki üzerinde Hz. Ali ismi kadar geniş ve derin bir iz bırakmış olsun.
HAZRET-İ ALİ’NİN VASIFLARI
Hz. Ali, gönül zenginliğini, mal zenginliğinden üstün tutar. Erdemi, olgunluğu; kişinin kendisini bilmesi olarak görür. Dünyevi tutkulardan uzak mutasavvıf bir kişilik sergiler. Şöhret ve zenginliği önemsemez. İnsanların gönül gözünü açmalarını ve tasavvufa yönelmelerini telkin eder.
Tarihin akışı boyunca, binlerce devlet yöneticisi, kahraman, imparator ve din adamı yaşamıştır. Bunların kendi çaplarına göre etkileri olmakla birlikte çoğu unutuldu veya adeta unutulma noktasına gelindi. Hz. Ali ise unutulması bir yana araştırılıp incelendikçe gizemi ve büyüklüğü daha da arttı. Günden güne daha da fazla bir ilgi ile aranılan bir Veli oldu.
1300 yıldır dünyanın pek çok farklı coğrafyalarından milyonlarca kişi “Medet ya Ali” diyor. Eşiğine yüz sürmek, kapısına kul olmak dileği ile feryad ve figan ediyor. Yalvarıyor. Yakarıyor. Ona yakın olmanın hayali ve umudu ile çırpınıyor. Onu anıyor. Onu okuyor, deyişlerinde, semahlarında, ayinlerinde ve muhabbetlerinde derin bir coşku ile Onu yâd ediyor.
Bunun nedenlerine baktığımız zaman, karşımıza pek çok olağanüstü özelliklerle donanmış bir dahi ve ulu “Veli” çıkıyor.
Hz. Ali, hem din adamı hem de büyük bir din âlimidir.
O hem olağanüstü bir bilgi ile donanmış bir filozof, hem birikimini toplumu ile paylaşan bir bilgedir.
O hem arı hem de arıtıcı.
O hem bir asker hem de bir kahraman.
O hem zengin hem de yoksul.
O hem devletin başındaki Halife hem de bir işçi veya köylü.
O hem toplumsal hem de siyasal bir önder.
O hem hatip hem de bilgisine ve kalemine erişilmez bir yazar
O hem zahiri hem de batini bir sır.
O hem insan hem nur.
O hem yaratanın nuruna ulaşmış bir yaratıcı hem de yaratılmış fakir bir kul.
O hem gözlerin, hem de kalplerin görmeye çabaladıkları deha.
O hakkında yüzyıllardır “Sırrı hakikatına eremedik” denilen Veliyullah’tır.
HAZRET-İ ALİ’NİN ADALETİ
Câbir Cu’fî, Temim b. Huzâm el-Esedî’den nakledilmiştir: Halife Ömer’in huzuruna bir erkek ve bir de kız çocuk üzerinde ihtilaf eden iki cariye getirildi. Her ikisi de erkek çocuğun kendisinin olduğunu iddia ediyordu. Ömer, çaresiz kalmıştı. O vakit aklına her sıkıntıya bir çare bulan Hz. Ali aklına geldi.
Ömer: “ Eb’ûl Hasan (Ali) nerede? Çağırın gelsin” dedi. Hz. Ali’yi çağırdılar ve o olayı kendisine anlattı.
Hz Ali, iki şişe istedi ve onların ağırlığını tarttı. Daha sonra şişeleri cariyelere verdi ve bu şişelere sütlerini sağmasını söyledi. Daha sonra süt dolu şişeleri tarttı ve biri diğerinden ağır geldi. Bunun üzerine şöyle buyurdu: “Erkek evlat, sütü ağır gelen cariyenindir, kız evlat ise sütü hafif olanındır” dedi.
Bunu gören Halife Ömer: Bu hükmü neye dayanarak verdin Ey Eb’ül Hasan!?’ diye sorunca, Hz. Ali şöyle buyurdu: “Cenab-ı Allah, erkek bebeğin payını kız bebeğin payından daha fazla belirlemiştir!” dedi.
BİR EMANET OLAYINDA VERDİĞİ HÜKÜM
Haneş bin Mu’temer’den rivâyet edilmiştir: “İki kişi Kureyş’ten bir kadının yanına gelerek 100 dinar parayı ona emanet ettiler ve: ‘Bu emaneti bizden herhangi birimiz tek başına gelip isterse, ona vermeyeceksin; ancak ikimiz bir arada gelirsek, emaneti teslim edeceksin” dediler. Aradan bir yıl geçtikten sonra iki kişiden birisi kadının yanına gelerek: “Arkadaşım vefat etti; dolayısıyla parayı bana teslim et.” Kadın önce tereddüt edip parayı vermek istemedi, ancak adam kadının akrabalarını devreye soktu ve kadının üzerinde baskı kurarak altınları vermeye mecbur bıraktı.
Aradan bir yıl geçince, bu defa diğer adam arkadaşının öldüğü söyleyerek, altınların kendisine verilmesini istedi.
Kadın: “Bir yıl önce arkadaşın senin öldüğünü söyleyerek, bana gelip altınları istedi; ben de ona verdim” deyince, adam bunu kabul etmedi ve aralarındaki ihtilaftan dolayı Halife Ömer’in yanında dava açtılar. Adam Halife Ömer’den kadının aleyhine hüküm vermesini istedi. Ömer adamı haklı bularak kadına : “Sen haksızlık etmişsin, sorumlusun adamın parasını kendisine vermelisin” diye hüküm verdi.
Kadın itiraz etti: “ Sen bizim hakkımızda hüküm verme ve bizi Ali bin Ebu Tâlib’in yanına gönder” dedi. Ömer de bunu kabul etti.
Dava Hz. Ali’ye intikal etti. Hz. Ali parayı kadına emanet eden o iki kişinin anlaşarak kadına hile yaptıklarını anlayınca, adama: “Siz ikiniz kadına “emaneti bizden yalnız gelene verme dememiş miydiniz?”
Adam “Evet” dedi. Bunun üzerine Hz. Ali: “Paran bizim yanımızdadır; git arkadaşınla birlikte gelin, paranızı size iade edelim” dedi.
Hz. Ali’nin bu hükmü Ömer’e ulaşınca çok memnun kaldı ve “Allah beni Ali bin Ebu Tâlib’ den sonra yaşatmasın” dedi. Hz. Ali’nin adaleti ile ilgili örnekler yazmakla bitmez.
Nehruvan savaşında Hz. Ali ile Hariciler arasında geçen savaşta, pek çok harici öldürülmüştü. Bu olaydan sonra bazı kimseler: “Hz. Ali ile Muaviye ortadan kalkarsa, yeryüzünde fesat kalmaz” diye aralarında planlar yaptılar. Abdurrahman bin Mülcem, Hz. Ali’yi ortadan kaldırmak üzere görev aldı. Mülcem hiç vakit kaybetmeden Ramazan ayının 17. günü, zehirli bir kılıçla Hz. Ali’yi yaraladı. O, Şah-ı Velâyet, aldığı bu yara sonucunda 24. Ocak 661 tarihinde Hakk’ın rahmetine kavuştu. Kabri Necefte’dir. Mekanı nur olsun…
Cenab-ı Allah, bizleri O’nun şefaatından mahrum bırakmasın.
Tarihler boyunca pek çok ünlü yazar ve ünlü araştırmacılar derler ki: “Eğer denizler mürekkep, bütün ağaçlar kâlem olsa, Âdem oğulları yazıcı olsalar, cin tayfası da hesap tutsalar; Yâ Ali, senin fazîletlerini tamamlayamazlar.”
Ben de tamamlayamadım ve ancak bu kadarını yazmakla yetineceğim değerli canlar!..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder